Kalıpların Dışında Bir Arayış: Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında edebiyat dünyamıza kazandırdığı ve pek çoğumuz için bir başyapıt niteliği taşıyan Aylak Adam, modern Türk edebiyatının en nevi şahsına münhasır anti-kahramanlarından birini selamlar bizlere. Kitapları çizmeyi, sayfaların o bakir yapısını bozmayı pek seven biri değilim; bu yüzden bu incelemede satırların altını çizmek yerine, zihnimde ve ruhumda derin izler bırakan o bir avuç cümlenin rehberliğinde yürümeyi seçiyorum. Karşımızdaki karakter, modern şehir hayatının tekdüzeliğine, toplumsal normların o boğucu baskısına başkaldıran, bir kadını görebilmek umuduyla günlerce aynı sinemanın önünde bekleyen, aynı pastanede ömrünü eriten bir "aylak". Onun bu tavrı, aslında toplumun görünmez prangalarına karşı sessiz ama derinden bir çığlıktır. Nitekim romanın henüz başlarında, modern insanın kalıplara sığınma ihtiyacını yüzümüze çarparak, "Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz" (s. 14) derken, bizi biz yapan özgünlüğü nasıl kaybettiğimizi hatırlatır. Onun dünyasında sokakta yürümek bile toplumsal bir sınavdır; çünkü ona göre "Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır" (s. 22). Bu kurallar bütünü içinde kendi varlığını sorgulayan aylak kahramanımız, aidiyetsizliğin getirdiği o büyük boşlukla baş başa kaldığında "Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?" (s. 18) sorusunu sorar ki bu cümle, yabancılaşmanın edebiyatımızdaki en zarif özetlerinden biridir.


Bu varoluşsal sancının ortasında, kahramanımızı hayata bağlayan, sokak sokak aratan tek bir itici güç vardır: Sevgi. Onun gözünde "Kadınsız hikâye tuzsuz aşa benzer" (s. 30) ve o, aradığı o saf, el değmemiş sevgiyi bulma umuduyla yaşar. Karşısındakine "Sana bakmayı biliyorum ben" (s. 42) diyebilecek kadar derin bir adanmışlıkla severken, bir yandan da o muazzam kırılganlığı taşır içinde; "Evine girince bende oraya uymayan bir şey görürsün de beni sevmezsin diye korkarım" (s. 55) derken incinmekten korkan bir çocuğun ürkekliğini fısıldar kulağımıza. Hayatın tüm yüküne ve acısına karşı elindeki tek panzehir budur çünkü, bilir ki "Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğretecem" (s. 68). Ancak bu sevgi bile toplumsal ahlak bekçilerinin gölgesinden kaçamaz. Sokak ortasında masum bir iddiaya girip öpüşmek istediğinde, sevgilisinin "döverler bizi" korkusuna karşılık verdiği o acı dolu yanıt, bireyin toplum karşısındaki çaresizliğini ilan eder: "Doğru. Evlerinden fırlarlar, üstümüze çullanırlar, döverler bizi. Ne yapsak onlardan korkacağız. Korkmadık mı kötü! Ama seninle olmamız öyle iyi ki, öyle!.." (s. 74).

Yusuf Atılgan, karakterini bitmek bilmeyen bir arayışın içine hapsederken, belki de sanatın ve yaşamın doğasına dair en büyük sırrı verir: "Bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi?" (s. 81). Kahramanımız için de bu arayış, yaşamın ta kendisidir; durağanlığa, kabullenmişliğe teslim olmayı reddeder ve "Ben? Yapamam; yaşamak varken. Ben ya ararım ya da yaşarım" (s. 89) diyerek yürümeye devam eder. Bu yürüyüş, insanlar arasında mutlak bir yakınlık kurma arzusudur aynı zamanda. Havayı iletken bulmaz, mesafeleri sevmez ve adeta topluma haykırır: "Duyarlık akımı ancak insan etinin değinmesiyle olabilir. Hava tanımlamasında başka bir değişiklik: Hava iletken değildir. Tam anlaşma mı istiyorsunuz? Öyleyse, haydi bakalım insanlar, aramızda hava boşluğu bırakmayın! Ya gözler, bakışlar? Eluard, ‘Gözler konuşmaya başladığı zaman her şey susar,’ demiyor mu?" (s. 95). Fakat bu çağrı çoğunlukla karşılıksız kalır. İnsanların sahteliğini, maskelerini izlemekten başka çaresi yoktur. Toplumun sahte erdemlerini incelerken, "Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz" (s. 102) tespitiyle yüzümüzü kızartır. Yine de insanları gözlemlemekten vazgeçmez; insanların geçmişlerini nasıl yeniden inşa ettiklerini merak eder, "Anılarını yalanlarla süslerler mi?" (s. 110) diye düşünür ve ekler: "İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları 'kişi'yi anlatırlar" (s. 118). Nihayetinde, bu anlaşılamama ve aradığını bulamama hissi onu mutlak bir sessizliğe gömer. Romanın ve kahramanın içsel yolculuğunun bittiği yerde, o derin yalnızlığıyla baş başa kalırız: "Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı" (s. 126). Aylak Adam, modern dünyanın kalabalığında kendi sesini arayan ama sonunda o sesin yankısını bile bulamayacağını anlayıp susmayı seçenlerin zamansız, sarsıcı ve her okumada yeniden doğan hikayesidir.



FİKİRLER (0)
Henüz hiç fikir belirtilmemiş, ilk sen ol.

Yorum Gönder

LİNK KOPYALANDI! HİKAYENE EKLEYEBİLİRSİN.