
Arkaya doğru yatırılmış saçları yüzüne vuran soğuk rüzgârla birlikte uçuşuyordu. Hayatında hiç çıkmadığı kadar yüksekteydi. Üzerinde liseyi bitirdiğinde aldığı ama o günden beri gardırobun karanlığında saklanan takım elbisesi vardı. O zamanlar zayıf, çelimsiz bir çocuktu; geçen altı yıl bedeninden hiçbir şey götürmediği gibi ona yeni bir kalıp da kazandırmamıştı. Hâlâ o günkü gibi zayıftı. Zaten bu elbiseyi daha önce hiç giyememişti çünkü onu yalnızca onun, o eski sevgilinin yanında giymeyi hayal etmişti. Şimdi ise o hayalin çok uzağında, kolunda babasından yadigâr gümüş saatiyle duruyordu. Kafasında önceki günlerin hesabı önünde tüm bir şehrin ışıkları vardı. Gözlerinin etrafını yorgunluk sarmıştı. Okuduğu okuldan, yazları çalıştığı işten, her gün yüzlerini görmek zorunda kaldığı sevmediği kişilerden öylesine yorulmuştu ki. Sonunda kendisini burada bulmuştu. Tüm o yapaylıklardan, binalardan daha yüksekte olan bu tepede. Bu tepe çok hatıra bırakmıştı bitkin kafasında. İlk ve son defa bu tepenin yamaçlarında oturmuşlardı. O gökyüzüne, Zehra ise tüm bu şehre bakmıştı. Zehra yeni geldiği bu şehre âşıktı. Çünkü burayı hayallerini takip ederken bulmuştu. O ise içine doğduğu bu şehirden o kadar nefret ediyordu ki ona bakmamak için gözlerini dahi feda edebilirdi. Ama şimdi işler değişmiş; Zehra hayallerinin getirdiği bu şehirden başka birinin hayaliyle ayrılmıştı. Zehra yoktu ve onun yerine birinin tüm bu şehre bakması gerekiyordu. Çünkü giderken “Hayallerimin getirdiği bu şehre benim yerime iyi bak.” demişti. Gökyüzü nasılsa orada hep var olacaktı. Düşünüyordu da bu şehir zorunluluk yerine tercihi olsaydı her şey farklı olabilirdi. Belki şu yüksek binaların parıldayan ışıkları ona anlamlı gelebilir; kafasındaki geçmişe ait tüm o lanetli soruları silebilirdi. Ya da şehrin biraz ilerisinde uzayıp giden o deniz ona umut verebilirdi. Lakin içinde bulunduğu bu şehir ve yaşadığı tüm bu hayat bir zorunluluktan, verilmiş sözlerden ibaretti. Kaç defa gitmeyi düşünmüştü bu şehirden kaç defa kaçmıştı kendinden? Hatırlayamayacağı kadar çok. Hani derler ya başımı da alıp gideceğim buralardan. O başım burada kalsın diyenlerden. Ama bir türlü gidemiyor bu şehirden. Ve bugün bir türlü gidemediği bu şehrin zorunluluk olduğu günün altıncı yılı. Hangi zorunluluk bir insanı altı yıl aynı şehre mahkûm edebilir? Eğitim, iş ya da aile. Hangisiydi onu bu şehirde gerçekten tutan? Kimseye bahsetmediği bu zorunluluk neydi? Aslında basitti. Onu bekliyordu. Kendisini derinden yaralayan, içindeki tüm neşeyi söküp alan o eski sevgilisini. Zehra ‘nın ona tutunmayıp gidişinin sebebi dahi oydu. Zehra da biliyordu onun kalbindeki bu amansız bekleyişi. Üzerinden yıllar geçmişti. Kaç can vermişti bu aşka hatırlamıyordu. O kadını bu şehirde beklediği her yıl, kendi geleceğinden, gerçekleştiremediği hedeflerinden ve hayallerinden bir parça feda etmişti. Her bir vazgeçiş, aşka verilen bir candı aslında. Ama bedeni artık ayakta duramıyordu. Ruhu deseniz verdiği canların birinde, feda ettiği o eski hayallerden birinin enkazında kendini terk etmişti. Keşke ondan sonra sevebilseydi ama kimse onun kadar değildi. Hiçbir kelimeye sıkıştırmak istemiyordu onu. Ne güzel derdi onun için ne de iyi. Sadece sadece artık beklemek istemiyordu. Ama ona da bir söz vermişti. Bir görevi daha vardı. Bedeni iki metrelik o çukura girmediği sürece onu bekleyecekti. Fakat beklemek de istemiyordu daha fazla. Çünkü geleceğine dair olan inancını kaybetmişti. Zaten gelemezdi ki onun beklediği kişi. Altı yıl, altı yıl bir insanın baştan aşağı değişmesine fazlasıyla yeterdi. Gelen kişi asla beklediği kişi olmayacaktı. Belki gözleri farklı bakacak, belki kokusu değişmiş olacaktı. O yüzden bu görevi ve diğer tüm o sözleri bitirmenin zamanı gelmişti. İşte tam bu anda Zehra'nın o son cümlesi kulaklarında çınladı: "Benim yerime, bu şehre iyi bak." Bu vasiyet, omuzlarına binmiş tonlarca yükten farksızdı artık. Zehra’ya verdiği bu sözün altında ezildiğini, onu hayal kırıklığına uğratmanın verdiği o soğuk suçluluk duygusunu hissetti. Şehre bakamıyordu, bakmak istemiyordu. Bu suçluluk duygusu boğazına düğümlenirken kolundaki gümüş saate baktı; zamanın tik takları artık zihnindeki uğultuyu bastıramıyordu. Bu şehir onun sonu olacaktı. Uzatmanın manası yoktu. Vedalardan hoşlanmazdı. Çünkü her giden arkasında bir ölü bırakırdı. Gerçi vedalaşacağı kimse de kalmamıştı ki bu şehirde. Ailesi desen çoktan ölmüş, hiçbir zaman kardeşleri olmamıştı. Arkadaşları birkaç canını da beraberlerinde alarak gitmişlerdi. İşte en son Zehra vardı. O da geldiği gibi hayallerinin peşinden gitmişti. Şimdi ise Zehra'ya olan borcunu bu lanetli şehre son kez yukardan bakarak ödüyordu. Onun arkasında bırakacağı bir ölü değil, bir cesetti. Arkaya doğru yatırılmış saçları, liseyi bitirdiğinde o eski sevgili için aldığı ama daha önce hiç giyemediği o takım elbisesi ve kolunda babasından yadigâr gümüş saatiyle şehrin en yüksek tepesinin eteğinde yatan bir cesetti.
Yorum Gönder