Hayat, çoğumuz için daha ilk
adımı atmadan sınırları başkaları tarafından çizilmiş, yön tabelaları toplumun,
ailenin ve statü kaygılarının eline verilmiş zoraki bir yürüyüşe benziyor.
Çevremizdeki herkes “en çok da bizi sevdiğini söyleyenler” ellerinde bir
makasla bekliyor; yeteneklerimizi budamak, bizi "para getiren",
"statü kazandıran" o kalıplara sığdırmak için. Kendimiz olmaktan,
kendi kumaşımızdan uzaklaştırıldıkça, aslında yaşamın ta kendisinden, o yaşama
sevincinden uzaklaşıyoruz.
Sonuç ise ortada: Ne oturduğumuz
okul sıralarında mutluyuz ne de her sabah gittiğimiz o iş yerlerinde. İşin acı
tarafı, bu dayatılan yollarda başarılı da olamıyoruz. Çünkü ruhumuzun
derinliklerinde bildiğimiz, yapabildiğimiz ve bizi biz yapan şeyleri değil; bizden
yapılması isteneni, başkalarının hayallerini taklit etmeye çalışıyoruz. Sırf
değer verdiğimiz birileri mutlu olsun ya da toplum bizi onaylasın diye hiç
bilmediğimiz, ait hissetmediğimiz topraklarda kendimizi eğitmeye çalışarak koca
yılları harcıyoruz. Bu, akıntıya karşı kürek çekmekten farksız. Ne kadar büyük
bir yorgunluk ne kadar ağır bir stres...
Oysaki tüm o zorlanmaları,
başkalarının çizdiği rotalarda kaybolmayı bir kenara bırakıp kendi bildiğimiz
yoldan gitsek... Sonunda mutlak bir mutluluk var mı, kimse garanti edemez. Ama
en azından yatağa başımızı koyduğumuzda daha az stresli, daha az kırgın ve
kendimizle barışık bir yorgunluğumuz olur. İnsan, kendi fıtratına aykırı bir
yolda ne kadar uzağa gidebilir ki?
Zorlamayı, başkalarının
kalıplarına girmek için ruhunu hırpalamayı bırakacaksın artık. Bırakacaksın
ayakkabı bildiği yolda eskisin. Bırakacaksın ki, o adımlar seni el âlem ne der
kaygısına değil, kendi hakikatine götürsün. Yabancı yollarda parıldayan ama içi
bomboş kalan bir çift rugan ayakkabıdan ise, kendi çamurlu ama tanıdık
patikanda eskiyen o emektar pabuç çok daha değerlidir. Çünkü günün sonunda
hayat, başkalarının alkışları arasında kaybolmak değil; kendi bildiğin yolda,
kendi adımlarınla yürüyebilme cesaretidir.

Yorum Gönder