Düşen Bir Yaprağın İzinde Yavaşlamak

Hayatın telaşına kapılıp giderken kaçırdıklarımızı fark etmek genellikle çok uzun zaman alıyor. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmak, planlar yapmak ve yarını düşünmek, bugünün parmaklarımızın arasından akıp gitmesine neden oluyor. Oysa bazen durup sadece izlemek gerekiyor. Hiç durup bir yaprağın dalından düşüp süzülmesini izleyecek kadar vaktiniz oldu mu? Yoksa sizde bu kadar acele ederek sürekli bir telaş içinde mi yaşadınız hayatınızı? Eğer öyleyse ne kadar yaşadıysanız bilin ki yarısı kadar borçlusunuz kendinize. Durup bir şeylerin zevkini çıkarmaktan, anın tadını yaşamaktan yoksunsunuz demektir.

Günlerin birbirini kovaladığı bu modern çağda, zaman en çok tükettiğimiz ama asla yerine koyamadığımız yegâne sermayemiz haline geldi. Sabahın erken saatlerinde çalan alarmlarla başlayan, bitmek bilmeyen e-postalarla, yetişmesi gereken projelerle ve sorumluluklarla devam eden o döngünün içine sıkışıp kalıyoruz. Adımlarımız hep hızlı, zihnimiz hep bir sonraki adımda. Bir fincan kahve içerken bile aklımızda bir sonraki saatte ne yapacağımızın planları oluyor. İşte tam da bu yüzden, o kahvenin kokusunu içimize çekmeyi, sıcaklığını ellerimizde hissetmeyi unutuyoruz. Kendimizi hayatın ritmine bırakmak yerine, onu amansız bir yarışa çeviriyoruz.

Bu yarışın içinde en büyük haksızlığı aslında kendimize yapıyoruz. Sürekli bir koşturmaca içinde geçen yılların ardından arkamıza dönüp baktığımızda, elimizde kalanların sadece yorgunluklar ve ertelenmiş hayaller olduğunu görmek büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Gerçekten yaşamak, sadece nefes alıp vermekten ya da takvimdeki günleri eskitmekten ibaret değildir. Yaşamak, dünyayı tüm duyularımızla hissedebilmektir. Yağmurun toprağa düştüğünde çıkardığı o eşsiz kokuyu duymak, rüzgarın yüzümüze dokunuşunu hissetmek veya sadece gökyüzündeki bulutların şekilden şekle girişini seyretmektir. Bunları yapamadığımız her an, kendimizden bir parça çalıyoruz demektir.

Zamanı verimli kullanmak adına her dakikamızı planlarken, aslında zamanın kölesi haline geldiğimizi fark etmiyoruz. Saatimize bakıp sürekli geç kalma korkusu yaşamak, bizi o anın sunduğu tüm güzelliklerden mahrum bırakıyor. Oysa hayat, planladığımız büyük hedeflerin arasında kalan o küçük, önemsiz gibi görünen detaylarda gizlidir. Bir dostla yapılan plansız bir sohbet, pencereden içeri sızan sabah güneşi ya da bir ağacın altında öylece oturup doğanın sesini dinlemek, ruhumuzu asıl besleyen unsurlardır. Bunları es geçerek ulaştığımız hiçbir başarı, kaybettiğimiz huzurun yerini doldurmaya yetmiyor.

Kendimize olan bu borcu ödemenin yolu ise radikal kararlar almaktan değil, bakış açımızı değiştirmekten geçiyor. Hayatı biraz daha yavaşlatmak, adımlarımızı küçültmek ve zihnimizi "şimdi"ye odaklamak gerekiyor. Her gün kendimize ayıracağımız sadece birkaç dakikalık durma anları bile, bu borcun bir kısmını kapatmamıza yardımcı olabilir. Telefon ekranlarından başımızı kaldırıp etrafımızdaki dünyaya gerçekten baktığımızda, aslında ne kadar çok şeyi kaçırdığımızı anlarız. Bir yaprağın dalından kopup yeryüzüne doğru yaptığı o sessiz ve acelesiz yolculuk, bize hayatın kendi akışı içinde ne kadar zarif olabileceğini hatırlatır. O yaprak acele etmez, düşeceği yeri seçmeye çalışmaz; sadece anın ve rüzgârın tadını çıkarır.

Yaşadığımız hayatın kalitesini, ne kadar çok iş başardığımız ya da ne kadar hızlı koştuğumuz değil, o hayatın ne kadarında "gerçekten" var olduğumuz belirler. Sürekli bir telaş içinde geçen bir ömür, yaşanmamış bir ömürden farksızdır. Kendimize borçlu kalmamak, o yarım kalmışlık hissiyle yaşlanmamak için bugünden itibaren durmayı öğrenmeliyiz. Anı yaşamak bir lüks değil, ruhumuzun en temel ihtiyacıdır. Durup bir şeylerin zevkini çıkarmaya başladığımızda, hayatın renginin ve ritminin nasıl değiştiğini, o amansız telaşın yerini nasıl derin bir huzura bıraktığını kendi gözlerimizle göreceğiz.

FİKİRLER (0)
Henüz hiç fikir belirtilmemiş, ilk sen ol.

Yorum Gönder

LİNK KOPYALANDI! HİKAYENE EKLEYEBİLİRSİN.