
Her insan, istisnasız her biri, geçmişte
bıraktığı o silüeti, yani bir zamanlar olduğu kişiyi derin bir hasretle
özlüyor. Kimimiz çocuksu masumiyetimizden, kimimiz o günkü naif
kırılganlığımızdan dolayı bu özlemi taşıyoruz; ancak hepimiz bir şekilde o eski
benliğimizin hayaliyle yaşıyoruz. Bazen gururumuzdan, bazen de korkumuzdan
kendimize dahi itiraf edemesek de hayatın bir noktasında bir an geliyor; o
çaresizlik anında içimizden bir ses yükseliyor: "Keşke o kişi
olabilseydim."
Peki, neden bu kadar pişman, neden bu kadar buruk
insanlarız? Neden hepimiz, zihnimizin derinliklerine gömdüğümüz o geçmişteki
benliğimize geri dönmek istiyoruz? Cevabı aslında çok yalın efendim: Kaybettik.
Biz o eşsiz masumiyetimizi, olaylara temiz bir nazarla bakma yetimizi
kaybettik. Artık çoğumuz ya hiçbir şeyi eskisi gibi hissedemiyor ya da
kendimizi kandırmanın en konforlu yollarını arıyoruz.
Oysa hani okumuştuk ya zamanında Küçük Prens’i...
Hani yaşımız ne kadar ilerlerse ilerlesin, ruhumuz hiç büyümeyecekti. Hep
içimizde o küçük, hayalperest çocuk kalacaktı. Ne oldu da bu soğuk, gri hallere
düştük? Aslında çok şey oldu. Aldatıldık, yeri geldi biz aldattık; sevildik ama
kıymetini bilemedik, sevemedik ve ne yazık ki bazen hiç sevilmedik. O yaralar
biriktikçe, sırayla öldürdük o içimizdeki çocukları. Bir başkası değil, bizzat
biz öldürdük o masumiyeti.
Hele de o, artık hiçbir konunun muhatabı olmayan,
çoktan hayatımızdan çıkıp gitmiş insan hiç değil! Evet, her ne kadar suçu bir
başkasına atmak, vicdanımızı rahatlatmak için en kolay liman olsa da hayır,
suçlu biziz efendim. Hepimiz içimizdeki o saf çocuğun katiliyiz. Maalesef, o
ışığı söndüren eller bizim ellerimizdi. Ve artık sevildiğimizi gerçekten
hissediyor olsak, sevdiğimizden emin dahi olsak, artık o çocuklar değiliz.
Ayakta kalmak, hayata tutunmak güzel; ama insan bazen öyle bir özlüyor ki o
çocukluğunu...
Yorum Gönder