Hayatımda çok uzun bir
aradan sonra, nihayet yeniden kamp yapabildim. Şehrin o bitmek bilmez
koşturmacası, ekran ışıkları ve sürekli çınlayan telefon bildirimleri altında
geçen günlerin ardından, bazen insan sadece durup "reset" atmaya,
zihnini arındırmaya ihtiyaç duyuyor. İşte tam da böyle bir dönemde, kafadar
dört arkadaş toplanıp bir süredir hayalini kurduğumuz o kaçamağı
gerçekleştirmek üzere yola koyulmaya karar verdik. Rotamız belliydi: Şile
Ağva’daki o meşhur, vahşi ve büyüleyici Sardala Koyu. Ancak maceramız daha yola
çıkmadan, sabahın köründe başladı. O erken saatin verdiği sersemlikle düzgün
bir kahvaltı yapmayı akıl edememiştik, bu yüzden yola tamamen boş mideyle
çıktık. Yolculuk yaklaşık iki saat sürdü ama arabanın içinde bile bir denge
kuramadık. Öndeki ikili "hava çok sıcak" diyerek klimayı sonuna kadar
açarken, arkada oturan bizler donuyorduk. Öndekiler için mükemmel bir serinlik
olan o ayar, bizim için bir "klima savaşına" dönüştü; "sıcakta
mı çalışsın soğukta mı" tartışması, yol boyunca süren bir komediye
evrildi.
Koya ulaştığımızda
bizi karşılayan manzara gerçekten muazzamdı ancak kampın gerçek yüzüyle
tanışmamız çok sürmedi. Çadırlarımızı kurarken yaşadığımız teknik sorunlar,
malzemelerin koya ulaştıktan sonra eksikliklerini göstermesi bizi biraz
uğraştırdı ama el birliğiyle, biraz söylenerek de olsa bir şekilde hallettik.
Yine de işin çilesi bitmemişti; kumsal dahi taşlık bir bölgedeydi. Tam o
karmaşada suya ilk giriş denememde, ayağım o taşlarda kaydı ve dizimi vurdum.
Neyse ki topallayacak kadar ciddi bir durum yoktu ama üzerinde her durduğumda
bana varlığını hissettiren bir sızıyla bütün kamp boyunca gezmek zorunda
kaldım. Yetmezmiş gibi, aşırı beyaz tenli olmamın ceremesini de çektim. Ne
kadar güneş kremi sürersem süreyim, Karadeniz’in o dik güneş ışınları
karşısında savunmasızdım ve omuzlarım dakikalar içinde kıpkırmızı yandı. Bir de
o meşhur güneş gözlüğü olayımız var; sıcaktan iyice genleşen gözlüğümü
çıkartırken bir anda "çat" diye elimde kalması, yarısının kafamda
yarısının elimde durması, anlık bir hüzünle başlayıp kahkahalarla biten o
absürt anlardan biriydi.
Kampın en komik
detaylarından biri de şu "buz" mevzusu oldu. Meğer arkadaşlarımız
yanlarına buz almış ama bizim bundan hiç haberimiz yoktu! Onlar koyun başka
yerlerini keşfe çıkmışken, biz diğer arkadaşımla kavurucu sıcağın altında
elimizde sıcak içeceklerle kalakaldık. Arkadaşların buz aldığından bir haber, o
sıcakta içecekleri yudumlamak zorunda kalmamız, tatilin en unutulmaz
"keşke bilseydik" anıydı. Üstelik o eriyen buzlar sadece içecekleri
soğutmakla kalmayıp, çadırın içine akıp yerleri ıslatınca, ortaya tam bir kamp
felaketi çıktı. Banyo yok, duş yok, lavabo hak getire; bu tür imkansızlıklar
birleşince kampın "çilesinden" fazlasıyla nasibimizi aldık.
Ancak tüm bu
aksiliklere rağmen, denize girdiğimiz o anlar her şeye bedeldi. Kıyı şeridi
başlangıçta oldukça taşlıktı, ayaklarımıza batan taşlara söylenerek ilerledik
ama ileride harika, kumlu bir alanla karşılaştık. Karadeniz'in o tuzlu, hırçın
sularında yüzmek, dalgalarla boğuşmak tüm haftanın, hatta tüm yılın yorgunluğunu
silip süpürdü. Bölgede telefonun kesinlikle çekmemesi ise belki de başımıza
gelen en iyi şeydi. Dünyadan kopup, 2 günlüğüne zihnimizdeki tüm o dijital ve
zihinsel yükleri attık. Geceleri ise kampın asıl büyücüsü olan ateşin başında
toplandık. O ateşin çıtırtısı, gökyüzünün şehirde hiç görmediğimiz kadar net
yıldızlarla dolması ve 4 arkadaşın birbirine anlattığı derin sohbetler,
yaşadığımız tüm o küçük felaketleri unutturdu.
Tam "her şey bitti, huzura erdik" derken, kader ağlarını son bir kez ördü. Geziden döndüğümüzde, bir arkadaşımızın numaralı gözlüğü kırılınca, kamp sonrası yapmayı planladığımız diğer gezileri iptal edip daha erken dönmek zorunda kaldık. Tüm bu aksiliklere, sızlayan dizime, yanan omuzlarıma, kırılan gözlüklere ve buz krizlerine rağmen; Sardala Koyu’nda geçirdiğimiz o iki gün, sadece "kamp yapmış olmak" değil, hayatın karmaşasından kaçıp birbirimize tutunmak gibiydi. Şimdi eve döndüğümde bu satırları yazarken, yaşadığımız o "komedi" anlarını bile özlediğimi fark ediyorum. Kampın çilesi bile güzelmiş; yeter ki doğru insanlarla, doğru yerde ol. Şimdiden bir sonraki kaçamağın planlarını yapıyoruz, bu sefer yedek gözlükle ve buzlar konusunda daha tecrübeli bir şekilde! Doğa, gerçekten en iyi ilaçmış.
Bu maceranın fotoğrafları ve videoları için de tıklayabilirsiniz.

Yorum Gönder