Cemil Meriç’in Sığınağı

 

İnsanlar kırıcıydı, kitaplara kaçtım.


Blogumun ilk kelimelerini, yıllardır sosyal medya profillerimin o daracık "hakkımda" kutucuklarına sığdırmaya çalıştığım, aslında kendimi her tanımlama girişimimde en başa koyduğum o cümleyle başlatmak istedim. Neden mi? Çünkü bu blogu yazarken, sadece bir "yazar" olmaktan ziyade, yıllardır içimde tuttuğum o meraklı ve biraz da kendi dünyasına çekilmiş çocuğun hikâyesini anlatmak niyetindeyim. Burası, benim dijital günlüğüm; o yüzden "Ben kimim?" sorusuna verilecek en dürüst cevabın, bu sığınağın kapısında durması gerektiğini düşündüm.

Cemil Meriç, 1917 yılında Reyhanlı’da başlayan ve 1987’de İstanbul’da son bulan o koca ömrünü, zihninin derinliklerinde devasa bir kütüphane inşa ederek geçirdi. Hayatının bir döneminde gözlerini kaybeden, ideolojik çatışmaların ortasında "anlaşılamamanın" ağırlığını omuzlarında taşıyan Meriç, aslında tam bir "kelime işçisiydi." O, düşünce tarihimizin o meşhur ifadesini, Bu Ülke adlı eserinde şöyle açıklar: “İnsanlar kırıcıydı, kitaplara kaçtım. Herkesten, her şeyden uzak, kütüphanemin loşluğunda, o büyük dostlarımla baş başa yaşamak... Bir kütüphane ki, içinde hayatın bütün acıları, bütün sevinçleri, bütün rüyaları saklı.” Onun "kaçışı", dünyanın kaba ve gürültülü sığlığına karşı bir reddedişti; zihnini hür bırakma çabasıydı.

Peki, benim bu cümleyi kendime sığınak yapmamın sebebi ne? Bir çocuk düşünün; dışarıdaki sokak oyunlarının bağrışmaları yerine, evdeki bilgisayarın başında pikseller arasında evrenler kurmayı veya elindeki kitabın sayfaları arasında kaybolmayı seçmiş. Bugün hala geceleri, dünya uykuya dalmışken kod yazmayı, oyun oynamayı veya bir filmin en dramatik karesine takılıp kalmayı seviyorsam; bu benim insanlardan kaçtığım anlamına gelmiyor.

Benim için bu durum, asosyallik değil, "kaliteyi seçme" halidir. İnsanlar çoğu zaman gerçekten kırıcı olabiliyor; yargılamalarıyla, beklentileriyle bizi olduğumuzdan başka bir kalıba sokmaya çalışıyorlar. Oysa bir hikâyenin içinde veya bir oyunun dünyasında olduğumda, hiç kimse bana "neden böyle davranıyorsun?" diye sormuyor. Orada, yani kendi sığınağımda, kimsenin beni kırmasına izin vermeden kendim olabiliyorum.

Mağaza yönetiminin o koşturmacalı, insan odaklı stresinden çıkıp ekranın karşısına veya kitabın sayfasına geçtiğimde, aslında kendi özüme geri dönüyorum. Dışarıdaki sosyal hayatın sahte maskeleri yerine, gerçek duyguları ve derinliği seçiyorum. Cemil Meriç’in o loş kütüphanesinde bulduğu huzuru, ben de kendi dijital ve edebi evrenimde buluyorum. Sıkıcı mı? Belki. Üzücü mü? Asla. Sadece kendi iç sesimin, dış dünyanın gürültüsünden daha yüksek çıktığı, kendimle barışık olduğum bir sığınak burası. Her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam olsam da; bu sığınakta kendim olarak tamım.

FİKİRLER (0)
Henüz hiç fikir belirtilmemiş, ilk sen ol.

Yorum Gönder

LİNK KOPYALANDI! HİKAYENE EKLEYEBİLİRSİN.