Bazı kitaplar vardır, sayfalarını çevirirken sanki bir başkasının değil de kendi içinizin en karanlık, en izole köşelerinin haritasını okur gibi olursunuz. Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ı tam olarak bu hissin edebi karşılığı. Kitabın içine adım attığınız an, o tanıdık ama bir o kadar da ürkütücü can sıkıntısının kokusunu alıyorsunuz. Hani bazen içinizde büyüyen o boşluğu tarif edecek kelime bulamazsiniz ya; yazar bunu en çıplak haliyle yüzümüze vuruyor: "Canım sıkılıyor Ayhan, diyorum. Hepsi bu. Karanlık bir can sıkıntısı." (s. 135) İşte bu karanlık, aslında hepimizin zaman zaman sığındığı, insan içine çıkmaktan yorulup kendi köşesine çekildiği o tanıdık liman. Kitabı okurken karşımıza çıkan her satırda, modern insanın o çaresiz yalnızlığını ve yapay ilişkilerini görüyoruz. Dönüp kendimize ve etrafımıza bakınca sormadan edemiyoruz; dostluklar kurduğumuz, her gün yüzlerine güldüğümüz o insanları dahi sahiden seviyor muyuz sanki? (s. 24) Yoksa sadece bu koca yalnızlıkta birer figüran mı arıyoruz kendimize? Bizler, mutlu olmak için yalan söylemek zorunda kalan (s. 201), yalanlarla örülü sahte hayatlar yaşayan ve bu sayede "memnun" olan tuhaf canlılarız. Birbirimizi iyisin güzelsin diyerek aldatırken, gülümsemelerimizdeki o kirlenmiş tarafları gizlemeye çalışıyoruz (s. 175, s. 208). Çünkü biliyoruz ki, bazen sadece bir saniye kaybeder ve o saniyenin peşinden bir ömür boyu sürüklenerek her şeyimizi kaybederiz (s. 183).
Bu kayboluşun içinde zaman kavramı da anlamını yitiriyor. Adam zamanını, belli bir şeyi elde etmek, hatta bir şeyi kaybetmek için dahi harcayamazsa her şey çığırından çıkmaya hazırdır; oysa biz çoktan zamanı unuttuk (s. 45). Yalnızca şu anın içinde var olup, yine ondan kurtulmak için can atmak tam bir insanlık paradoksu (s. 52). Yaşamak için yaşamak sersemliğine kapılmışken (s. 75), nefes almak gibi kötü alışkanlıklar yüzünden bu oyunu sürdürmeye devam ediyoruz (s. 73). Karşımıza geçip bize öleceğimizi söyleyenlere buruk bir tebessümle, "Yanlışın var: Ben öleli çok oldu" diyebilecek kadar çoktan vazgeçmişiz aslında (s. 82). Belki de çoğumuz ölü doğmuşuzdur (s. 84) ya da gökyüzünden hızla düşen, ışıltısını kaybetmiş o yalnız yıldızlardan biriyizdir (s. 91). Korkağız, çünkü insanız (s. 95); zaaflarımızla, hiçbir şeye inanmamanın o tekinsiz huzuruyla ayakta kalmaya çalışıyoruz. Oysa hiçbir şeye inanmamak sırrına erebilmek bile, daha önce bazı şeylere ne kadar deli gibi inanmış olduğumuzu, o inançların nasıl un ufak edildiğini kanıtlamıyor mu? (s. 120) Aşk yatağa düştüğü anda rollerin nasıl birbirine karıştığı malumken (s. 104) ve aslında en çok yaşayanların ölüler olduğu o tuhaf gerçeklikle yüzleşmişken (s. 112), insan o sokaklarda ister istemez o iyi adam olamayacağı gerçeğiyle sarılıp kalıyor (s. 12).
Günün sonunda, bu hikayenin kahramanı da biziz: Limanlar boyunca kimsesiz bir çocuk gibi dolanan (s. 150), acı çekmiş bir çocuğa benzeyen (s. 148), kötülüğe meyleden ama aslında ne istediğini bilmeyen o sokaktaki adam. Kötüyüz ve ne istediğimizi bilmediğimiz için daha da kötü olacağız belki de (s. 142). Ancak içimizdeki bu ağrı, bu derin sızı tamamen anlamsız değil. "Ben dünyayı döndüren ağrıyım. Ben olmasam dünya durur" dendiğinde, acının aslında insanı ne kadar diri, ne kadar gerçek kıldığını anlıyorsunuz (s. 194). Dünyayı döndüren o ağrıya tutunup, affetmenin hayatı kolaylaştıran o hafifliğine sığınmak istiyoruz bazen (s. 162). Önümüzde duran iki ihtimal var; bu acı bizi ya adam edecek ya da çıldıracağız (s. 128). Kazanmayanların kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığı bu dünyada (s. 60), kollarımızı kavuşturup kaderimizi beklerken, bir kitaplık yaşayıp bir kelime söyleyerek kendi içsel kapanışımızı yapıyoruz (s. 215). En nihayetinde, tıpkı o sokaktaki adam gibi, ben de insan haline gelmiş sıkıntının ta kendisiyim aslında (s. 68).

Yorum Gönder