Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını yavaşça kapatır, masanın üstüne bırakır ve bir süre sadece karşıdaki boşluğa bakarsınız. Ali Lidar’ın Z Raporu tam olarak böyle bir deneyim. Hani günün sonunda kasadan çıkan o döküm vardır ya; ne sattın, ne kaybettin, elinde ne kaldı... İşte bu kitap da insanın kendi içine tuttuğu, o kaçtığı geçmişin ve bitmek bilmeyen içsel muharebelerin bir dökümü gibi karşımıza çıkıyor. Kitabı okurken altını çizdiğim satırlara dönüp baktığımda, aslında hepimizin aynı çaresiz arayışın içinde kaybolduğunu bir kez daha anladım. Hani Cüneyd el Bağdadi’nin o muazzam sözünü hatırlatıyor ya Lidar: "Yani ben benim elbette de, benim diyen bu ben aslında kim? Çaresiz bir arayış bu. Çare, çareyi terk etmektir." Belki de hayatın sırrı, sürekli bir şeyleri tamir etmeye çalışmayı bırakıp, o kırıklıkla yaşamayı öğrenmekte gizlidir.
Çünkü ne yaparsak yapalım, bazı şeyleri değiştirmeye gücümüz yetmiyor. Pessoa’nın dediği gibi, "Kuvvetli bir inanç ve yeterli isteğin üzerinden gelemeyeceği hiçbir şey yok" belki teoride çok güçlü bir teselli, ama pratik hep o bildiğimiz insani zaaflara çarpıp un ufak oluyor. Sonra dönüp kendimize bakıyoruz ve o acı itirafla baş başa kalıyoruz: "İyi bir çocuksun demiştiniz ya hani bana, utanarak söylüyorum ki o iyi çocuğu öldürüp kötü bir adam yarattım." İçimizdeki o bitmek bilmeyen savaşı Ali Lidar öyle bir anlatıyor ki, okurken insanın göğsüne bir taş oturuyor. Durmaksızın geçmişiyle kavga edenlerin, geçmişiyle geleceğinin birbirini yediği saçma bir muharebeye kumandanlık edenlerin öyküsü bu. Kazansak bile mağlup ayrılacağımız, kendi yarattığımız paradoksların içinde dönüp duruyoruz. Zaman yolculuğunu sadece bilimkurgu filmlerinde değil; her gün kafamızın içinde, o eski hatıraların arasında kaybolarak yapıyoruz. Ve en acısı da bizi en çok iyileştireceğini sandığımız o sığınaklar, sarıldığımız yerlerimizden yakıyor canımızı. "Belki de daha ilk günden yaralarımızla eşitlenmiştik birbirimize" derken kastettiği tam da bu içsel hırpalanma.
Hayatın en büyük ironisi de bu ya zaten; en çok sevdiklerimiz, bizi her zaman en çok üzenler oluyor. İlk hayal kırıklıklarımızı, ilk güvenli kalelerimiz sandığımız insanlarda yaşıyoruz. Çok sevdiğimiz kadınlar üzüyor bizi hep, çok sevdiğimiz babamızdan yiyoruz ilk tokadımızı. Ve işin trajikomik kısmı, bu döngü neredeyse hiç değişmiyor. Hani biraz da buruk bir gülümsemeyle sitem ediyor ya yazar; "Sevdiğim bütün kadınların hep, hep ama hep çok işi oldu çünkü!" Günün sonunda, masadan kalkarken elinizde kalan tek şey kocaman bir belirsizlik ve bitmek bilmeyen bir vade oluyor. "Bir şey olmayacağını bile bile beklemek işte hayat..." cümlesi, aslında Lidar’ın çıkardığı o Z raporunun en net özeti. Yine de tüm bu melankoliye, insanın içini acıtan o "Hata yaptım. İnsan içine hiç çıkmayacaktım" pişmanlığına rağmen, kalbimizin bir köşesinde hep o gizli, çaresiz arzu kalıyor: "Gücüm yetseydi eğer her şeyin başka türlü olması için ne gerekiyorsa yapardım." Gücümüz yetmedi belki, ama en azından bu yaralarda ve bu paradokslarda yalnız olmadığımızı hatırlatan bir Z Raporu var elimizde.

Yorum Gönder