Eski zamanlardan birinde, dağların ardındaki bir ülkede Şahin adında bir kâhin yaşarmış. Öyle bir kâhin imiş ki Şahin, onun yaşadığı krallık hiçbir savaş kaybetmezmiş. Ülkenin kralı, devlet işlerinde attığı her adımı ona danışmadan atmaz; nereye gitse onu da yanında götürür ve sürekli onun dediklerine göre hareket edermiş. Böylece kral hiç savaş kaybetmediği gibi ülkesinin sınırlarını da sürekli genişletirmiş. Bu büyük başarıların karşılığında kral, kâhine sürekli hediyeler gönderirmiş ve bu hediyelerin hemen hemen hepsi altından imiş. Ama Şahin, zenginliğin getireceği gösterişin kaderini değiştireceğinden korktuğu için bunların hiçbirini elinde tutmaz, hepsini gizlice halka dağıtırmış. Zira yıllar önce kâhin, kendi sonunu bir rüyada görmüş; altından yapılmış dev bir heykelinin önünde, üstü başı paramparça olmuş bir şekilde yatan ölü bedenine şahitlik etmişti. İşte bu yüzden, gördüğü o kaçınılmaz sondan uzaklaşmak için her türlü serveti elinin tersiyle itmişti.
Ancak kâhinin bu cömertliği, halkın gözünde onu bir
azize dönüştürmüştü. Yıllar geçtikçe Kral, Şahin'in tavsiyeleriyle kazandığı
her zaferde bir nebze daha yalnızlaşırken, halk artık krala değil, kâhinin
bilgeliğine ve cömertliğine hayranlık duyar olmuştu. Bir gün halk, Şahin'in
haberi bile olmadan, onun adını yaşatmak için şehrin en büyük meydanına devasa,
altından bir heykelini dikti. Güneşin ilk ışıkları altından heykele çarpıp
şehri parıl parıl aydınlattığında, Kral sarayının balkonundan bu manzarayı
izlerken içindeki kibir zehri bir yılan gibi kıvrılmaya başladı. Artık Kral
için Şahin bir dost değil, kendi gölgesini silip süpüren bir devdi; krallığın
gerçek sahibi, kendisi değil, o altın heykelin temsil ettiği kâhindi.
Kral bir gün, içinde biriken tüm o kıskançlık ve öfkeyle
kâhinin odasını bastı. Hiçbir şey demeden Şahin’e saatlerce vurdu; kâhinin
kemikleri kırılırken bile durmadı. En sonunda yorulup durduğunda, Kâhin
güçlükle başını kaldırıp sadece "Neden?" diye sorabildi. Kral ise o
an, yıllardır içinde büyüttüğü zehri kusmaya başladı: "Yıllar boyunca
halkım için savaştım, iyi bir kral oldum. Ama bugün sokağa çıktığımda ne
göreyim? Senin altından kocaman bir heykelini yapmışlar. Herkes senin ne kadar
mükemmel ve cömert olduğundan bahsediyor. Sen olmasaymışsın ben, yani yüce
kralları, bir soytarıdan başka bir şey değilmişim! Şu anda bile senin elinde
bir kukladan ibaretim, değil mi?"
Kral, kâhine cevap hakkı dahi vermeden daha büyük bir
öfkeyle saldırdı. Kâhinin zaten güçsüz olan bedeni tüm bunlara dayanamadı.
Kral, askerlerini çağırıp kâhini atların arkasına bağlatarak tüm ülkede
süründürdü ve en sonunda cansız bedenini, şehrin meydanına dikilen o altın
heykelinin önüne attırdı. "Çürüyünceye kadar oradan kimse kaldırmasın!
Herkes görsün; üstün olanın değil, ölü olanın sonunu!" diye haykırdı.
Kâhin Şahin, son nefesini vermeden hemen önce gözleri,
hayatı boyunca kaçmaya çalıştığı o altın heykelin yansımasına çarptı. Heykelin
soğuk ve ışıltılı yüzü, onun parçalanmış, kan içindeki bedenine yukarıdan
bakıyordu. O an Şahin, her şeyi bir anda idrak etti: Eğer o altınları kabul
etmeseydi, halk ona bu kadar büyük bir sevgi besleyip o heykeli dikmeyecekti;
eğer heykel dikilmeseydi, Kral onu tam da o heykelin önüne attırmayacaktı.
Kaderinden kaçmak için attığı her adımda, aslında bizzat o kaderin taşlarını
döşediğini fark etti. Hayat, onu kendi korkusunun yarattığı o altın heykelin
tam önünde, başladığı rüyadaki noktaya, yani kaderine ulaştırmıştı.

Yorum Gönder