New York'un Zirvesinde Gözaltına Alınan Aşk


Gecenin ilerleyen saatlerinde, her yer sessizliğe gömülmüşken monitörün o yüksek kontrastlı, siyah beyaz ağırlıklı ışığı yüzüme vuruyor. Etrafta çıt çıkmıyor. Sadece klavyenin sesi ve kafamın içinde dönüp duran düşünceler var. Bazen internetin o dipsiz kuyusunda gezinirken, karşıma çıkan bir haber ya da kısa bir video, gerçekliğin kurgudan ne kadar daha sarsıcı olabileceğini yüzüme çarpıyor. Bugün o videolarda ve haber detaylarında gördüğüm şey tam da böyle bir andı. New York'un o devasa beton ve çelik ormanının tam tepesinde, Empire State Binası'nın anteninde, 443 metre yüksekte zamanın akmayı bıraktığı bir sahne... Rus ekstrem tırmanışçı çift Angela Nikolau ve Ivan Beerkus'un, sıfır güvenlik ekipmanıyla, sadece birbirlerine ve o anın sonsuzluğuna tutunarak yaptıkları bu eylem, saatlerdir zihnimde dönüp duruyor.

Bu olayı sadece sıradan bir "adrenalin tutkusu" veya modern bir sosyal medya çılgınlığı olarak okumak, işin felsefi ve karanlık tarafını tamamen ıskalamak olur. O korkutucu yükseklikte, siyah giysileri içinde gecenin ve tehlikenin silüetine dönüşen bu ikili, bana en sevdiğim o karanlık bilimkurgu evrenlerinden, zamanın ve mekanın büküldüğü, mantığın sınırlarının zorlandığı o derinlikli hikayelerden fırlamış gibi geldi. Yukarıda, rüzgarın ve boşluğun ortasında açtıkları siyah pankarttaki yazı, aslında modern dünyanın tüm o yorucu hiyerarşisine, güç tutkusuna yüksekten bir başkaldırıydı: "Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde dünya barışı tanıyacaktır." Bu cümle, insanın içini deşen bir yalınlığa sahip. Cemil Meriç’in "İnsanlar kırıcıydı, kitaplara kaçtım" deyişini hep bir manifesto gibi taşırım içimde; belli ki bu ikili de yeryüzünün, o aşağıdaki karınca yuvası gibi akan kalabalık ve acımasız şehrin kırıcılığından kaçmak için gökyüzüne, beton ormanın en tepesine sığınmışlar. Kendi yarattıkları, kuralların işlemediği o izole gerçekliğe sığınmak, belki de modern çağın en büyük isyanı.

O antenin ucunda, Ivan'ın Angela'ya evlenme teklif ettiği an, adeta zaman yolculuğu temalı bir filmin en can alıcı, tüm paradoksların çözüldüğü o kırılma noktası gibi. Sanki o birkaç dakika için dünyanın geri kalanı tamamen silinmiş, zaman sadece o iki insan için durdurulmuş ve onlara ait paralel bir evren yaratılmış. Bu durum, kendi içinde muazzam bir varoluşsal çelişki barındırıyor. Dünyanın en özgür, en dokunulmaz, yasaların ve yerçekiminin anlamsızlaştığı o zirvesinde, bir insan hayatının en büyük sözünü veriyor. Ancak her seçimin, kendi gerçekliğini bükmeye çalışan her eylemin fiziksel dünyada ağır bir bedeli oluyor. O ilahi dokunulmazlık hissiyle aşağı indiklerinde onları bekleyen soğuk gerçeklik, polisler, kelepçeler ve gözaltı kararı... Bir yanda sonsuz bir gökyüzü, diğer yanda soğuk demir parmaklıklar.

İşte o büyük paradoks tam da burada, özgürlüğün ve tutsaklığın kesiştiği o ince çizgide düğümleniyor. Gökyüzünde, bulutların arasında sonsuz bir özgürlükle atılan bir imza, yeryüzünde fiziksel bir tutsaklığa dönüşüyor. Ama yine de o 443 metre yüksekte yaşanan anın, bir insanın hafızasına kazınan o keskin hatıranın değerini hiçbir kelepçe silemez. İnsan, hayatı boyunca o "an"ı, zamanın durduğu o kusursuz saniyeyi arar durur. Tıpkı bazen benim de bu sessiz gecelerde, bir ekranın karşısında klavyeye dokunarak kendi dünyamı inşa ederken hissettiğim o ufak kaçış anları gibi. Sonuçta hepimiz, kendi hayatlarımızın içinde, kendi küçük zirvelerimize tırmanıp, aşağıda bizi bekleyen o kaçınılmaz düzene ve rutine inat, kısacık bir an için bile olsa gerçekten var olduğumuzu, iplerin bizim elimizde olduğunu hissetmek istiyoruz. Bu gece bu dijital boşluğa bu satırları bırakırken, gökyüzüne asılı kalmış o iki siyah silüetin cesaretine ve yarattıkları o tuhaf, karanlık paradoksa gizliden gizliye gülümsüyorum. Her şeye rağmen, kendi kurallarını yazabilmek güzel bir his olmalı.

FİKİRLER (0)
Henüz hiç fikir belirtilmemiş, ilk sen ol.

Yorum Gönder

LİNK KOPYALANDI! HİKAYENE EKLEYEBİLİRSİN.