Stefan Zweig’ın o kendine has, insan ruhunun en karanlık dehlizlerine fener tutan dehası, Amok Koşucusu öyküsünde de bizi sarsıcı bir psikolojik hesaplaşmanın tam ortasına bırakır. Yazar, her eserinde olduğu gibi burada da derin çözümlemelerin peşine düşerken, aslında insan olmanın en temel açmazlarından birini, iyilik yapmanın etik bir görev olup olmadığını ve bu sorumluluğun sınırlarını sorgulatır. Hikaye, Napoli limanında büyük bir geminin yük boşaltma işlemi sırasında gerçekleşen ve tüm şehre bir ağırlık gibi çöken tuhaf bir kazanın gölgesinde başlar. Ancak bu kazanın arkasında, insanlardan kaçıp gecenin büyüleyici güzelliğinde yıldızları izlemek için geminin gizli bir köşesine sığınan bir yolcunun, karanlıkta karşılaştığı bir yabancıyla kurduğu o tekinsiz bağ yatmaktadır. Güvertedeki bu gizemli adam, içini kemiren sırları daha fazla taşıyamayarak kekeleyeerek anlatmaya başladığında, aslında karşımızda hayalleri yıkılmış bir doktor buluruz. Avrupalılara insanlık ve uygarlık götürme misyonuyla yola çıkan, ancak hayatın gerçekleri karşısında bu ideallerinden çoktan uzaklaşmış, Hindistan’ın küçük bir kasabasında ruhunu tüketmekte olan bir doktor.
Bu durağanlık ve tükenmişlik, kasabaya aşırı özgüvenli, gururlu ve beyaz tenli bir kadının, Bayan Blank’ın gelmesiyle yerle bir olur. Yıllardır yerli halkın arasında yaşayan ve hastalarının kendisine adeta bir tanrı gibi tapmasına, iyileşmek için yalvarmasına alışmış olan doktor için bu kadının kayıtsızlığı ve dikbaşlılığı muazzam bir çekim yaratır. Eşi Yokohama’ya giden ve bir başkasından hamile kalan Bayan Blank, bu sırrı çözecek kişinin doktor olduğunu düşünerek ona kibirli bir teklifte bulunur. Ancak doktor, kadının bu aşırı özgüvenini kırmak, onu kendi seviyesine çekmek isterken işleri çığırından çıkarır. Kadın geri adım atmayıp teklifini geri çekerek uzaklaşırken, doktorda ise amansız bir dönüşüm başlar. Kocasının geliş tarihini, kürtaj ve doğum hesaplarını kafasında deli gibi döndüren doktor, daralan zamanın stresiyle tıpkı bir "Amok koşucusu" gibi kadının arkasından koşmaya başlar. Yaptıklarından pişmandır, yardım etmek için onun kaldığı yere gider ama gururundan ödün vermeyen Bayan Blank, yaşananları tamamen yok sayar. Ta ki bir gün kadının Çinli yardımcısı doktoru ansızın çağırıp, onu varoşların metruk ve sağlıksız sokaklarından geçirerek o kanlı odaya götürene kadar. Bayan Blank, ehil olmayan ellerde yapılan müdahale yüzünden yerde, iltihap kapmış ve çokça kan kaybetmiş şekilde yatmaktadır.
Doktor, vicdan azabı ve pişmanlıkla kıvranırken kadının hayatını, kocasını ve gururunu kurtarmanın yollarını arar; fakat Bayan Blank, bu sırrın sonsuza kadar saklanmasını isteyerek yaşama veda eder. Bu noktadan sonra doktor için tıp etiği, para ya da kariyer tamamen anlamını yitirir; artık tek bir kutsalı vardır, o da ölünün sırrını korumak. Ölümü bölgedeki normal bir hastalığa bağlayıp kadını açılmamak üzere kurşun bir tabuta koyarak ülkesine dönen acılı kocayı karşılar. Ancak şüphelenen kocanın cesedi otopsi için Avrupa’ya götürmek istemesi, doktoru tam anlamıyla bir cinnet sarmalına sürükler. Malezya kültüründe ağzından köpükler saçarak önüne çıkan herkesi bıçaktan geçiren, amaçsızca ve çılgınca koşan o delilere verilen isimle, tam bir "Amok" olmuştur artık. Gemi Napoli limanına vardığında, saygın kadının tabutu bota indirilirken yüksek güverteden ağır bir karaltı düşer; doktor, sırrı sonsuza dek karanlığa gömmek için tabutla birlikte denizin derinliklerine atlamıştır. Kurşun tabut dibe çökerken, kırk yaşlarında bir adamın cesedi limana vurur. İnsanlar bu iki olay arasında hiçbir bağlantı kuramazken, bizler o derin sessizliğin içinde, bir kadının gururunu ve kendi vicdanını kurtarmak adına her şeyini feda eden Amok koşucusunun trajik sonuna şahitlik ederiz.

Yorum Gönder