Geçmişin gölgesi, insan zihninin en kuytu köşelerine sinmiş gizli bir sığınaktır aslında. Yüzeyde ondan kaçmak istediğimizi söyleriz, ağzından dökülen her cümle onun yükünden ne kadar yorulduğumuza dairdir. Ama derinlerde bir yerde, cevabını vermekten korktuğumuz o sarsıcı soru çınlar durur: Geçmiş mi peşimizi bırakmıyordu, yoksa biz mi geçmişin peşini bırakmıyorduk? Yaşanmış olan, ne kadar ağır olursa olsun tanıdıktır ve sürpriz barındırmaz. Henüz yaşanmamış olanın getirdiği sorumluluktan kaçmak için, adımlarımızı geçmişin güvenli ama küflü odalarına geri atarız. Her sabah güneş yeniden doğuyor, takvimler değişiyor ve doğa bize kesintisiz bir yenilenme daveti sunuyor. Her gün yeni bir yarına uyanırken, neden aklımızda hep dün yaşadıklarımız vardı? Dünün keşkeleriyle uğraşmak, bugünün "şimdi ne yapacaksın?" sorusuyla yüzleşmekten çok daha zahmetsizdir. Bu tercih, zamanla hayatımıza sirayet eden sinsi bir felç hâline dönüşür. Neden sürekli bir şeyleri yapmayı erteleyip bugün hiçbir şey yapmadığımızdan şikâyetçi oluyorduk? Ertelemek, anlık bir kaçış illüzyonudur. Potansiyelimizin başarısız olma ihtimaliyle yüzleşmektense, o potansiyeli hiç ortaya koymamayı seçeriz. Bile bile neden geçmişe ve boşluğa kendimizi sürüklüyorduk? Hepimizin içinde bir mazoşist mi vardı? Sanki ruhumuz, sakin bir denizde yüzmekten huzursuz oluyor; fırtına yoksa onu kendi elleriyle yaratıyor. Kendimize acı çektirmeyi neden böylesine benimsemiştik nesillerdir? Hüzne kutsallık atfeden, mutluluğu bir felaketin öncülü sayan kolektif bir hafızadan besleniyoruz. Kendimizi hırpalamak ve dünün keşkeleriyle yaşamak bu yüzden tanıdık geliyor. Peki, insan bile bile kendine bunu neden yapar? İnanın ki bilmiyorum. Belki de insan olmanın en ağır yükü, kendini iyileştirebilecekken kendi yarasına tuz basmaktan vazgeçememesidir. Yine de bu soruyu sormak bir uyanışın ilk adımıdır. Geçmişin peşini bıraktığımız ve acıyı bir kimlik olmaktan çıkardığımız gün, o yeni yarınlara gerçekten uyanabileceğiz.
BUNLARA DA GÖZ ATABİLİRSİN

Yorum Gönder