İnci Tanem


Öznur ile daha yeni tanıştığımız zamanlardı. Biz de birçok genç gibi internet üzerinden tanışmıştık ve ilişkimizin büyük bir kısmını ekranların ardında, sürekli mesajlaşarak sürdürüyorduk. Mesajlaştığımız o kalabalık gruplardan birinde İnci diye bir kız vardı. Zamanla İnci ile aramızda kelimelere sığmayan, garip bir dostluk kurulmuştu. Fakat uzun süre birbirimize hangi şehirde yaşadığımızı sormak aklımıza gelmemişti. Çünkü İnci’nin o sıralar içinden çıkamadığı çok karanlık bir dönemi vardı. Ailesiyle neredeyse her gün evlerini darmaduman eden kavgalar ediyor, evin içindeki o soğuk savaşın altında eziliyordu. Daha da kötüsü, birkaç senedir körkütük âşık olduğu adam onu en yakın arkadaşıyla aldatmıştı. Hem hayatını adadığı sevgilisinin hem de sırdaşı bildiği arkadaşının bu alçakça ihaneti, İnci’nin ruhunda iyileşmeyen bir yara açmış, ayağa kalkma çabalarını hep boşa çıkarmıştı. Çocukluğundan beri babasının annesini başka bir kadın için bırakıp gitmesinin yarattığı o terk edilmişlik travması, bu son ihanetle iyice tetiklenmişti; sanki hayatındaki bütün erkekler, bütün yakınlar sonunda onu sırtından bıçaklamak için var olmuştu.

En sonunda aynı şehrin ayrı uçlarında oturduğumuzu öğrendiğimizde, bir pazar sabahı buluşmaya karar verdik. İnci Pazar sabahlarını çok severdi; ne de olsa kendisi de bir pazar sabahı doğmuştu. Aramızda öyle tuhaf, soylu bir bağ vardı ki Öznur bile çoğu zaman bizi kıskandığını açıkça dile getirirdi. Bazı insanlar vardır, hayatınıza sonradan girerler ama sanki doğduğunuzdan beri yanınızdaymış gibi hissedersiniz; biz İnci ile tam olarak öyleydik. Birbirimizin çocukluk anılarını, kendi anılarımızdan daha iyi biliyorduk neredeyse. Sanki İnci geçmişte o sokaklarda koşarken ben onu bir köşeden izliyor, o da benim saklandığım yerleri kolluyordu.

Ve o güzel pazar sabahı nihayet geldi. İçimdeki çocuk o kadar heyecanlıydı ki cumartesi sabahından beri lokma geçmemişti boğazımdan. İnci’de ise durumlar tam tersiydi; o, heyecanlandığında ya da üzüldüğünde yemeğe sığınanlardandı. Birbirimizi ilk defa kanlı canlı, ekransız ve filtresiz gördüğümüz o an, heyecandan bayılacak gibi oldum. Yanlış anlaşılmasın, ona âşık olduğumdan ya da birbirimize yabancı olduğumuzdan değil; sadece çocukluğumda hiç sahip olamadığım o gerçek oyun arkadaşını bulmuştum. Dostluğun, bazen aşktan da öte bir sığınak olduğunu o saniye anlamıştım. Günümüz gençlerinden pek farklı değildik belki ama buluşup da bütün günü telefon ekranlarına bakarak tüketecek kadar da ruhsuz olmamıştık. Doğruca bir çocuk parkına gittik. Salıncaklarda sallandık, tahterevallinin o tanıdık gıcırtısıyla havalandık, kaydıraktan kayarken kahkahalarımız birbirine karıştı. Sonra yorulup çimenlere uzandık, uzun uzun gökyüzünü izledik. Tam o huzurlu sessizliğin ortasında İnci’nin başını bana doğru çevirdiğini fark ettim.

"Teşekkür ederim, Cenk," dedi gözlerinde yılların yorgunluğu ama anlık bir çocuk neşesiyle. "Uzun zaman sonra ilk defa içimdeki çocuğu biri güldürdü."

"Rica ederim de biz aylardır tanışıyoruz, daha önce hiç güldüremedim mi yani?" diye takıldım.

Gülerek ayağa kalktı ve elini bana uzattı. "Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?"

"Maalesef hanımefendi, sevgilim var!" dedim gülerek ve gözlerimi tekrar gökyüzüne çevirdim. Telefonunu çıkardığını gördüğüm an, az sonra Öznur’u arayıp benimle dans etmek için izin isteyeceğini bildiğimden müdahale ettim. Bugün ders çalışması gerektiğini, yarın önemli bir sınavı olduğunu söyleyip elimi uzattım ve bu masum dansın aramızda bir sır olarak kalmasını istedim. O da hafifçe gülümseyip onayladı. Çevrede çalan hiçbir müzik olmamasına rağmen, çocuk parkının ortasında sessiz bir vals yapmaya başladık.

Saatin ilerlediğini, midemden gelen o gurultuyla fark etmiştik. İkimiz de fotoğraflar çekilmeyi sevdiğimiz için, o anı hem sosyal medyada paylaşmak hem de hafızalarımıza kazımak üzere birkaç kare yakalayıp vedalaştık ve evlerimizin yolunu tuttuk. Gece yarısına doğru bana bugün çok eğlendiğini ama eve dönmenin onu her zamankinden daha karanlık bir boşluğa çektiğini yazdı. Nefes almanın canını yaktığını söyledi. Ve benim cevap vermeme bile fırsat tanımadan telefonunu kapattı. Kalbime saplanan o ani korkuyla bir saat boyunca aradım durdum. Sonra Öznur’u arayıp İnci’nin kardeşine ulaşmasını söyledim; çünkü içimdeki o kötü ses, arkadaşımın deliliğinin bu kez tehlikeli bir sınıra dayandığını fısıldıyordu.

Öznur’dan telefon geldiğinde, uzun uzun çalan o tonun ardından gelen ses ağlıyordu. Öznur’un gözyaşlarına içim sızlarken, aklımda sadece İnci vardı. Olduğum yerde kalamazdım, dışarı fırladım. Gece karanlığında koşmaya başladım, gözlerim bir taksi arıyordu. İnci’nin daha o gün öğrendiğim evine vardığımda, içeriden gelen feryatlar her şeyi özetliyordu. Ailesi paramparça olmuştu. Kurtulmasını, bu sefer de o zeki kafasıyla bir çıkış yolu bulmasını dilerdim ama biliyordum; İnci bir şeyi kafasına koyduysa ne kimse onu vazgeçirebilirdi ne de bu dünyadaki acılardan kurtarabilirdi. Kardeşi beni kapıda görünce annesinin yanına gitti, ikisi birden ağır adımlarla bana doğru yaklaştılar. Annesi titreyen elleriyle bana bir mektup uzattı. Üzerinde zarif bir el yazısıyla “Oyun Arkadaşım Cenk’e!” yazıyordu.

Zarfı açmaya cesaret edemedim; ayaklarım beni aldığı gibi sabah çocuk parkına taşıdı. Rüzgâr yüzümü dövüyor, gözyaşlarım yanaklarımı yakıyordu. Sabah salıncakta sallandığımız o parkın köşesindeki soğuk bir sokak lambasının altına çömeldim ve titreyen ellerimle mektubu açtım.

“Sevgili Cenk,

Mektuplara böyle başlanıyordu değil mi? Daha önce hiç mektup yazmadım da kusura bakma. Bana yaşattığın bu güzel gün ve son iki ay için teşekkür ederim. Erkek cinsinde hâlâ böyle temiz, dürüst insanların olduğunu bana kanıtladığın için teşekkür ederim. Her ne kadar artık başka bir erkek tanıyamayacak olsam da... Aslında bugün yanında söylemek isterdim bunları ama beni vazgeçirmeye çalışacağından ve o güzel günümüzün mahvolacağından korktum. Ben artık dayanamıyorum. Beni anlıyorsundur umarım, çünkü dünyada bir tek senin anlamanı istiyor ve umursuyorum. Sana söyleyemediğim, içimde büyüyen bir sır var. Ben seni deli gibi seviyorum. Başıma gelen o felaketlerden sonra bir daha kimseye güvenemem sanıyordum ama sana kendimden dahi çok güveniyorum. Ve bunu o gün sana söylememe sebebimi de çok iyi biliyorsundur. Sen dürüst bir adamsın, kimseyi aldatmazsın. Ayrıca beni sadece arkadaşın olarak çok sevdiğini de çok iyi biliyordum.

Ama mesele sadece senin karşılıksız kalacak olan bu sevginin ağırlığı değil, Cenk. Çocukluğumdan beri babamın annemi başka bir kadın için bırakıp gitmesinin yarattığı o derin boşlukla büyüdüm ben. Sevgilimin beni en yakın arkadaşımla aldatmasıyla da o yara tamamen kangren oldu. İhanetin ne demek olduğunu, birinin hayatını kurduğu yerden nasıl yıktığını en acı şekilde tattım. Şimdi, sana duyduğum bu aşkla, hayatımda ilk defa güvendiğim bir kalbe sahipken, sevdiğim adamın yanında olan Öznur'a ihanet edemezdim. Hayatımın en saf, en temiz insanına, o güvendiğim limana zarar veremezdim. Kendi yaşadığım o kirli ihanetin bir benzerini, bu kez başkasına yaşatan o "kötü kadın" olamazdım. İnci Tanen asla başkasının mutluluğunu çalan o gölge olamazdı. Seni ve aramızdaki o masumiyeti lekelememek, senin dürüstlüğünü ve o gün parkta bana yaşattığın mutluluğu zihninde pırıl pırıl tutabilmek için bu yoldan gitmem gerekiyordu.

Ha, sakın kendini suçlama, Cenk. Senin yüzünden bırakmıyorum bu hayatı; aksine, sırf senin varlığın ve o parktaki birkaç saatlik masumiyet yüzünden bu hayata biraz daha tutunmayı dahi düşündüm. Ama içimdeki o karanlık, her şeyi kirletmeme izin vermeden burada durmamı emretti. Lütfen beni affet sevgili arkadaşım.”

“Oyun Arkadaşın İnci Tanen”

 

FİKİRLER (0)
Henüz hiç fikir belirtilmemiş, ilk sen ol.

Yorum Gönder

LİNK KOPYALANDI! HİKAYENE EKLEYEBİLİRSİN.