Bazen bir kitabın sayfaları arasında gezinirken, ana karakterin başına gelenleri okuyup "Nasıl böyle bir duruma düştü?" diye düşünürüz. Sonra bir an duraksar, kitabın kapağını kapatıp kendi hayatımıza döneriz ve aslında çok da farklı bir senaryonun içinde olmadığımızı fark ederiz. İnsan, kendi zihninde kurduğu, olmak istediği o huzurlu tablodan çok farklı bir konumda, bambaşka bir hayatı yaşarken bulabiliyor kendini. Zihnimin bir köşesinde evimde, sessizliğin ortasında oturup bir şeyler karalamak, çocukluğumdan beri kopamadığım o tanıdık yarış oyununun sokaklarında kaybolmak, üzerine uzun uzun düşünebileceğim filmler izlemek ve tüm bunları blogumda satırlara dökmek varken; gerçeklik beni bambaşka bir sahneye fırlatıyor. O sahnenin ortasında, oradan oraya koşturan, sürekli bir şeyleri düzeltmeye ve birilerini yönlendirmeye çalışan bir karakter olarak kalakalıyorum.
İçinde bulunduğumuz dünyanın yazılı olmayan ama herkesin ezbere bildiği o acımasız kuralları var. Paran yoksa, zihnindeki o özgürlük tablosunun renkleri soluyor ve isteklerinin çoğunu yerine getiremiyorsun. Henüz çalışmadan, sadece var olarak o istekleri karşılayabileceğim bir servete ya da "İşte tam olarak olmak istediğim yer" diyebileceğim o noktaya sahip değilim. Bu da beni, kendi hikayemde zorunlu bir mesainin içine çekiyor. Bir romanın ortasında, sırf hayatta kalabilmek için istemediği bir maceraya atılan o karakter gibi, ben de sabahları uyanıp bu sistemin çarklarından biri olmak zorundayım.
Geçmişe dönüp baktığımda, o genç ve sabırsız benliğimin bu duruma ne kadar öfkelendiğini görebiliyorum. O zamanlar, hayatın sanki zamanda yolculuk yapılan o filmlerdeki gibi her an değiştirilebileceğine, farklı seçimlerle bambaşka hayatların anında kurgulanabileceğine inanırdı. Belki de bu yüzden, şu an bulunduğum bu yoğun ve yorucu konum, o genç adamın canını fazlasıyla sıkıyor. Hayallerindeki o sakin ev hayatı ile gerçekliğin bu koşturmacası arasındaki uçurum, onun kabullenmekte zorlandığı, içinden çıkamadığı bir paradoks gibi geliyor.
Ancak zaman geçtikçe, insan kendi romanının yazarı olmasa da başrolü oynamayı öğreniyor. Şu anki ben, tüm bu çelişkileri ve hayal kırıklıklarını çok daha farklı, gayet gerçekçi bir pencereden ele alabiliyor. Gençliğimin o isyankar sesini susturmadan ama ona gerçeği fısıldayarak, bunun sadece yapılması gereken bir görev olduğunu beynime işliyorum. Hayallerimden vazgeçmiş değilim; sadece onları yaşayabilmek ve evde huzurla sevdiğim o zengin dünyalara dalabilmek için, bugün bu sahnede o rolü hakkıyla oynamam gerektiğini biliyorum. Hikayenin bu bölümü biraz yorucu olabilir ama sayfalar henüz tükenmedi.

Yorum Gönder