Günün tüm yorgunluğunu sırtından
atabilmek için küçük evinin o küçük balkonuna kurulmuştu adam. Kahvesi ocakta
ağır ağır demlenirken, o güneşin batmaya yüz tutmuş ama hâlâ cömertçe yaydığı o
son sıcaklıkta adeta pişiyordu. Başını gökyüzüne kaldırdığında garip bir tezat
karşıladı onu; bir yanda batmakta olan güneş, diğer yanda ise bulutların
arasından süzülen dolunay... Dünyanın iki farklı yüzü, tam o anda aynı göğe
sığışmıştı işte. Koskoca dünyanın dahi tek bir yüzü yokken, üstünde yürüyen
insanoğlundan tek yüzlü olmasını beklemek ne kadar büyük bir safderlikti?
Zihnini kurcalayan pek çok düşünce vardı elbette ama şu an hiçbirine boğulacak,
hiçbirini sırtlanacak gücü kalmamıştı. Yakın zamanda hayatının geri kalanını
doğrudan etkileyecek kadar kritik bir iş bekliyordu onu. Bir yol ayrımındaydı
ya terfi alıp basamakları tırmanacak ya da her şeyini kaybedip işten
atılacaktı. İpin ucu tamamen kendi ellerindeydi. Zaten bugüne kadar pek çok
şeyi kaybetmişti; saflığını, çocuksu heyecanlarını ve o eski güzel kalbini o
yollarda bırakmıştı. Ama ne olursa olsun hâlâ elinde bir hayatı vardı ve onu
sürdürebilmek için önündeki bu işi kusursuz yapmak zorundaydı.
Zaten yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide kalmasını sağlayan tek bir neden
duruyordu yanı başında. Tam o sırada, kahvenin piştiğini haber veren o narin ve
tanıdık sesi duydu: Eşi... Hayatının en güzel, en tutunası kısmıydı o kadın.
Umudunu bütünüyle kaybettiği, diplere vurup ölümle yaşam arasında mekik
dokuduğu o karanlık dönemde tanımıştı onu. Bir nevi nirengi noktası olmuştu
hayatında; o siyaha kesmiş atmosferden sadece onun sayesinde çıkabilmişti.
Bugüne kadar ne yaptıysa onun için çabalamış, onun varlığıyla ayakta kalmıştı.
Bundan sonra da onun için savaşmaya devam edecekti. Aksi halde, bir dakika dahi
sürdürülmeyecek kadar bıkmıştı çünkü yaşamaktan.
Balkondaki o sığınak köşesinden yavaşça kalkıp mutfağa doğru yürüdü. Evrenin
ona sunduğu bu muhteşem inceliği, yani eşini sessizce izlemeye başladı. Ancak
ışık doğrudan vurduğunda kendini belli eden o kızıl saçlarını, beyaz tenini
adeta zihnine kazır gibi inceledi. Bir süre daha bu sessiz seyri sürdürecekti
ki, kadın bir anda arkasını döndü. Yüzünde muzip bir tebessümle, "Beni
izlemeyi bırak da şu kahveni iç artık, soğuyunca sevmiyorsun biliyorsun,"
dedi.
Bazen insan aklı, hiçbir sebep yokken ve en huzurlu anın ortasındayken en
karanlık ihtimali doğurur ya hani; işte adamın zihni de o an ona bu tarifsiz
acıyı fısıldadı. "Ya bir gün senin de bedenin soğursa?" diye düşündü
adam. Ya bir gün seni, beni o kapkaranlık ölümün elinden çekip alan o meleği de
yine aynı ölüm çekip alırsa? Sanırım her çocuk, hatta büyüdüğünü sanan her
yetişkin hayatında en az bir kez düşünmüştür bunu: Eğer bir gün öleceksek,
sevdiklerimle tek bir anın içinde, hep birlikte ölelim... Genellikle bir araba
kazası canlanır zihinlerde, son anı paylaşabilmek adına. Adamı da bir anda
sarıp sarmaladı bu bencice ama derin duygu. Hatta dayanamadı, o içsel korkusunu
sessizliği yararak dile döktü: "Belki sen de düşünmüşsündür çocukken; tüm
sevdiklerinle aynı anda, çoğu zaman da bir araba kazasında birlikte ölmeyi...
Bak sevgilim, şimdi o arabada sadece sen ve ben varız. Lütfen benden ayrı, o
arabanın dışında tek başına ölme."
Ve birbirlerinin gözlerine baktılar; zaman durana, sonsuzluk gelip onları
bulana kadar.
Sadece Sen ve Ben
20 Ağustos 2026 Perşembe
✦ Hesaplandı...
BUNLARA DA GÖZ ATABİLİRSİN

Yorum Gönder