Enshrouded’a ilk adım attığımda beni karşılayan şey, o klasik hayatta kalma oyunlarının getirdiği yükten ziyade buram buram macera kokan devasa bir dünya oldu. Haritanın üzerine çöken o tekinsiz, karanlık sisin içine her daldığımda nefesimi tutup zamanla yarışmak, bir yandan tehlikeli yaratıklarla boğuşurken bir yandan da krallığın unutulmuş kalıntıları arasından ganimet toplamak inanılmaz bir keşif hissi veriyor. Ama oyunun asıl büyüsü o sisten çıkıp güvenli bölgeye ulaştığında başlıyor; Voxel altyapısı öyle bir esneklik sunuyor ki sadece derme çatma bir kulübe değil, kayaları oya oya kendi gizli sığınağını veya dağın tepesine görkemli bir kaleyi inşa edebiliyorsun.
Planörünü sırtına takıp yüksek bir kayalıktan vadilere doğru süzülmek, tutunma kancasıyla uçurumlardan aşmak dünyada gezinmeyi bir angarya olmaktan çıkarıp başlı başına keyifli bir eyleme dönüştürüyor. Yol boyunca kurtardığın zanaatkârları kendi üssüne yerleştirip onlarla birlikte yeni zırhlar, silahlar ve dekoratif eşyalar üretmek ise evinde hissettiren o tatlı ritmi yakalamanı sağlıyor. İşin içine arkadaşlar girdiğinde ise ortam tam bir karnavala dönüşüyor. Ben bir yandan kendimi kaptırmış oyunun hikâyesini, lore’unu anlamaya çalışırken bizimkilerin arkadan gelip sisin ortasında patlayıcı varil salması ya da ben manzarayı izlerken planörle tepeme çakılması anlık olarak sinirimi zıplatsa da kabul etmek lazım ki o kaos ortama bambaşka bir eğlence katıyor.
Uzun zamandır erken erişimde olmasının getirdiği o canlılık da ayrı bir güzel; yapımcılar dünyayı sürekli yeni mekanikler, yeni bölgeler ve içeriklerle beslediği için her güncellemeyle birlikte sanki baştan yeni şeyler deniyormuşuz gibi hissettiriyor. İster tek başına gecenin bir yarısı meşaleni yakıp haritanın bilinmeyen bir köşesini açmaya çalış, ister arkadaş grubunla toplanıp sisin en derinindeki bölüm sonu canavarlarına meydan oku; Enshrouded sana kendi hikâyeni yazman için kocaman, tekinsiz ama bir o kadar da büyüleyici bir oyun alanı bırakıyor.

Yorum Gönder