Gizlilik oyunlarının o insanın göğsünü sıkıştıran, nefesini tutturan atmosferine hep ayrı bir zaafım oldu. Bir muhafızın tam yanından geçerken "Acaba adımlarımı duydu mu?" diye kalbinizin güm güm atması, o hafif karanlık köşeye sığınarak yakalanma korkusuyla karışık hissedilen saf adrenalin... İşte bu his, benim için oyun dünyasındaki pek çok şeyden çok daha değerli.
Konu gizlilik denince akla gelen
en köklü efsanelerden biri şüphesiz Thief serisidir. Tabii 1998’de türün
temelini atan ve oyun dünyasını sarsan o ilk efsaneler çıktığında ben henüz
dünyada bile değildim. O yüzden Looking Glass Studios'un o dönem başardıklarına
ve türün öncüsü olan eski oyunlara hürmetle derin bir selam verip, kendi
dönemime, yani 2014 yapımı Thief reboot'una dönmek istiyorum.
2014 çıkışlı bu yapım, serinin o
mirasını modern grafikler ve atmosferle önümüze getirdiğinde beni tam anlamıyla
içine çekmeyi başarmıştı. Oyunun merkezindeki Garrett, sadece işini yapan usta
bir hırsız değil; Şehir'in karanlık sokaklarında kendi kurallarıyla var olan
son derece karizmatik bir karakter. Dünya ise büyüleyici bir gotik-steampunk
havasına sahip. Veba salgınının ve tiran bir yöneticinin baskısı altındaki bu
kasvetli şehirde, Keepers (Koruyucular) veya Baron'un adamları gibi güç odaklarının
arasında kendi yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
Benim bu oyunda en sevdiğim şey,
bizi tam anlamıyla gölgelerin bir parçası yapmasıydı. Bir konağa sızarken
ışıkları söndürmek, halıların üzerinde sessizce yürümek, o yakalanma anının
eşiğindeki stresi iliklerine kadar hissetmek gerçekten harikaydı. Muhafızın
cebinden anahtarı süzülerek aldığınız o anki başarma hissi, aradığınız o
adrenalin dozunu fazlasıyla veriyor.
Görseldeki o soğuk, maskeli ve
gölgelere bürünmüş Garrett imajı bile oyunun bana hissettirdiği o gizemli ve
gergin havayı özetlemeye yetiyor. Gizlilik türünün modern dönemdeki bu karanlık
halkası, yakalanma korkusunu ve gölgede kalmanın verdiği o garip huzuru yaşamak
isteyen herkes için kesinlikle özel bir yerde duruyor.

Yorum Gönder